AÇLIĞIN ÖNEMİ
AÇLIĞIN ÖNEMİ
Şişmanlık
günümüzde modern toplum insanının karşısındaki en önemli sağlık sorunlarından
bir tanesi. Öyle olmadığı yönünde toplumu bilinçlendirmek için yoğun çaba
harcansa da azımsanamayacak bir kesim hala şişmanlığı bir estetik sorun olarak
görmeye devam ediyor. Dolayısıyla konuya yaklaşımları da ister istemez bu
bağlamda biçimleniyor.
Günümüzde,
kent hayatının işleyişine kendini uydurmuş bir yetişkinin sağlıklı bir kiloda
kalması, özel çaba sarf etmediği takdirde, olanaksız gibidir. Bazı insanların
sahip olabileceği genetik avantaja rağmen, beslenme alışkanlıkları konusunda özel
çaba sarf etmeyen kişilerin obeziteden korunması pratikte olanaklı değildir.
Gıda endüstrisinin büyüme ihtiyacı ve maliyetleri düşürme isteği nedeni ile sağlıklı
gıdalara ulaşmanın daha masraflı olması, bunun yanında satışların hep artırılabilmesi
için psikolojik bağımlılık oluşturan karbonhidrat içerikli yiyecek ve
içeceklerin yoğun biçimde halka sunulması şişmanlığa çanak tutan bir ortam
hazırlıyor. Ek olarak modern şehir hayatında aile bireylerinin tamamının
çalışmasının gerekliliği de beslenme ihtiyacının hazır yemek satın alma ile
karşılanmasının oranını arttığı yadsınamaz. Ciroları çok büyük hacimlere ulaşan
yemek servisi uygulamalarının varlığı bunun en belirgin göstergesidir.
Bu
gerçeklerin yanında, şu an yaşayan kuşaklar olarak içine doğduğumuz üç öğün
beslenme kültürü de bedenimizin ihtiyacından daha fazla yakıtı almamıza neden
olmaktadır. Aslına bakılırsa insanoğlu tarih boyunca üç öğün beslenmiş değildir,
hatta kıtlıklar bile geçmişte büyük oranda günümüze göre daha seyrek bir beslenme
alışkanlığının olduğu görülebilir. Üç öğün beslenme, 19. Yüzyıldaki Sanayi
Devrimi sonrası köylerden şehre göç ederek fabrikalarda çalışmaya başlayan
tarım işçilerinin iş verimini artırmak için geliştirilmiş ve toplum hayatına
yerleştirilmiş bir düzendir. Özellikle fiziksel olarak yoğun güç harcayarak
çalışan işçilerin endüstrinin beklediği verimi sağlayabilmesi için bir öğlen
öğünü iş yerlerinde servis edilerek çalışma saatlerinin arttırılmasının önü
açılmıştır. Günümüz toplumunda da üretim ilişkileri halen yaygın olarak emeğin
satılması temelinde oluştuğu için toplumda bu düzenin olmazsa olmaz ve gerekli
olduğu yönünde bir kanı vardır. Bu kanı
öylesine güçlüdür ki, obezitenin bir salgın olarak kendini gösterdiği son 50-60
yıllık süreçte buna yönelik mücadelede bile üç öğün yemenin gerekliliği
sorgulanmamış, kilo vermeye yönelik tüm diyet düzenlemelerinde bu sistem esas
alınmıştır. Ayrıca 20. yy’da keşfedilip giderek önem kazanan diabetes mellitus
yani şeker hastalığının fazla kilo ile olan doğrudan ilişkisi keşfedildiğinde
obeziteden kurtulmanın önceliği daha belirginleşmiş, kilo verme çabası şeker
hastalığı tedavisinin yadsınamaz bir parçası olmuştur. Başlangıçta kullanılan
şeker hastalığı tedavilerinin en önemli sakıncalarında birinin kan şekerinin
fazlaca düşmesi olduğu için de kilo vermeye yönelik hazırlanan diyetlerde bunu
engellemek amacı ile üç öğün bir tarafa, ara öğünlerle birlikte altı öğüne
kadar çıkan beslenme programları uygulanır olmuştur. Yakın zamana kadar da, “aç
kalmadan kilo verme” vaat eden diyetler, geçer akçe olarak topluma önerilmeye
devam etmiştir.
Obezitenin
öneminin aslında tahmin edilenden daha fazla olduğunun anlaşılması ve genel
vücut sağlığına etkilerinin sanılandan çok olduğunun görülmesi ile beslenme ile
ilgili temel ilkeler ve diyet yaklaşımları değişmeye başladı ve dönüşüyor. Çok
uzun yıllar boyunca kilo alıp vermenin basit bir kalori dengesine dayandığını
ve negatif kalori dengesine ulaşmanın sorunu çözeceği düşünülüyor ve tüm
strateji bu gerçek üzerine kuruluyordu. Bilgi birikim arttıkça vücudun ağırlık
dengesinin kalori hesabı dışında bir çok sindirim hormonunun katkıda bulunduğu
bir hormonal dizilimi, ayrıca kişinin ruhsal durumu ile doğrudan bağlantılı
olacak şekilde belirli nörolojik yolakları ilgilendirdiği görüldü. Hatta kişinin
ruhsal durumunun ve bilişsel gücünün de en az beslenme kadar belirleyici
olduğuna ilişkin çok önemli bulgular elde edildi.
Bağırsağın
hormonal işlevinin anlaşılması, sindirim hormonlarının etki mekanizmalarının
daha derinlemesine anlaşılması, örneğin leptin hormonunun keşfi, obezitenin
tedavisine kafa yoran profesyonellerin önünde yeni ufuklar açtı. Bunun güncel
uygulamada en önemli yansıması açlığın bu süreçteki öneminin anlaşılmasıydı. Gerek
hayvan deneylerinde, gerekse klinik çalışmalarda açlık süresinin uzatılmasının
immünolojik açıdan yararlarını gösteren bulgular elde edildi. Hasarlı ve var
olmaya devam etmeleri halinde uzun dönemde beden sağlığına olumsuz etkileri
olacak hücrelerin erken dönemde vücut kaynakları yeniden düzenlenerek gözden
çıkarılması, bilimsel adıyla “otofaji” konuyla ilgili tüm disiplinlerin
gündemine girdi. Açlığın gerekliliği vurgulanmaya başlandı ve öncelikle “aralıklı
oruç” kavramıyla dillendirilen açlık süresinin uzatılması düşüncesi, artık 96
saate dek uzatılan açlık (sıvı ve mineral desteği eksik bırakılmadan) önerilerini
gördüğümüz bir dönemin kapılarını araladı.
Obezite ile
mücadelede artık temel ilkenin bedenin açlık süresini uzatmak olduğunu
söyleyebiliriz. Çığır açan semaglutid, tirzepatid gibi obezite ilaçları da aynı
yolla, yani yeme isteğini baskılayıp açlık süresini uzatarak ve kesinlikle daha
az öğün almaya olanak tanıyarak etki gösteriyor. Kilo sorunu ile savaşan bir
insanın üç öğün beslenmemesinin gerektiği büyük bir güvenle söylenebilir. Kilo
vermek zorunda olmayan bir insanın da üç öğün beslenme gerekliliği yoktur, öğün
sayılarını azaltmak da kişi sağlığı üzerinde olumlu etki yapacaktır. Tabi ki büyüme
çağındaki çocukların beslenmesinin bu kapsama doğrudan dahil edilmemesi
gerekir, çocukların beslenmesi kendi fizyolojilerine uygun biçimde
planlanmalıdır. Güncel şeker hastalığı
tedavilerinde hipoglisemi yani şeker düşüklüğü çok az görüldüğü için, insülin
kullanan hastalar dışında ara öğün gerekliliği de eskisi kadar gündemde
değildir. Elbette ki açlık süresi herkes için standart biçimde belirlenemez
ancak temel ilke kişinin kendine özgü koşulları ile uyumlu olacak şekilde
mümkün olduğunca açlık süresini uzatmaktır. Bu dinamik bir süreç olmalıdır.
Örneğin aralıklı oruç ile başlanıp öncelikle iki öğüne geçildikten sonra günlük
tek öğüne dönülebilir, koşullara göre yeniden iki öğün alınabilir. Temel ilke
açlık süresin, olabildiğince uzun tutmak ve bu sırada da sıvı ve mineral eksikliğine
meydan vermemektir.
Artık acıkmadan
zayıflama diye bir kavram olmadığı anlaşılmıştır. Bu yöntemle kısa dönemde umut
verici birkaç kilo verilse de geri kilo alımı kaçınılmaz olur. Sindirim
hormonlarının işleyişi ve birbirleriyle etkileşimi, vücudun kilo dengesini
koruyabilmesi için mümkün olduğunca uzun açlık dönemlerinin varlığını gerekli
kılmaktadır. Elbette ki obezite çok katmanlı bir sorundur ve çok yönlü bir
biçimde ele alınmalıdır ancak açlığa önem verilmesi ilkesi bu mücadeledeki en
önemli sacayağıdır.
Obeziteden
arınmış günler dileğiyle.
Dr. Görkem
Özgen
21.10.2025
Comments
Post a Comment