DUYGUSAL YEME BOZUKLUĞU
DUYGUSAL YEME BOZUKLUĞU
“Bende duygusal yeme bozukluğu var”
Kilo sorunu nedeni ile profesyonel yardım peşine düşmüş hemen her insandan duyabileceğimiz bir cümledir bu. Bunu öylesine sahiplenerek ve kendilerine özgüymüş gibi söylerler ve aslında bu sorunu çözememelerinin tek nedeni olduğuna o kadar emindirler ki, bu özgüvene hayran olmamak elden gelmez.
Gelin görün ki kazın ayağı öyle değil. Çağımızın başat sağlık sorunlarından biri olan obezitenin bu kadar sıklıkla görülmesinin zaten duygusal yeme. Aslına bakılırsa yemeyi duygudan bütünüyle ayırmak mümkün olmadığı için bu insanlar haklı, sadece bu durumun kendilerine ya da sınırlı sayıdaki bir şişman insan grubuna ait olduğu konusunda yanılıyorlar. Duygusal yeme herkeste var, öyle ki bunu bozukluk olarak nitelendirmek bile belki çok doğru değil çünkü toplumun tamamında var olan biri durumu böyle nitelendirirsek normali nereye konumlandıracağız? Bu sorunun yanıtı yok.
2025 yılı içinde tıp dünyasının önemli ve itibarlı süreli yayınlarından olan “New England Journal of Medicine” dergisinde açlığın tanımı, sınıflaması ve beden üzerindeki etkileri üzerine çok önemli bir yazı yayınlandı. Yazarı bu konuda söz sahibi bilim insanlarından olan Alessio Fossano. Bu yazıda anlatıldığı üzere açlığı temelde 3 ana kümede inceleyebiliyoruz:
1. Homeostatik (Yaşamsal) açlık – Organizmanın varlığını sürdürebilmesi için bir uyarı yöntemi olarak açlık.
2. Hedonik (Haz amaçlı) açlık – Kişinin ruhsal olarak zorlandığın durumlarda hazza ulaşarak bu durumla baş edebilmesinin yolunu açan açlık, ki bu grubu duygusal yeme ile eşleştirebiliriz.
3. Mikrobial açlık – Her geçen gün gündemdeki ağırlığını artıran ve vücudumuzda bizimle birlikte yaşayan mikroorganizmaların ihtiyaç ve davranışlarını yansıtan açlık.
Günümüz toplumunun bir parçası olan ve çoğunluğu kentlerde yaşayan insanların yaşamlarının bu açlık türlerinden ağırlıklı olarak hedonik açlıkla yönlendirildiğini söylemek yanlış olmaz. Dünyanın açlık çekilen bölgelerini ve kentlerin gerçekten beslenme güçlüğünün esir aldığı düşük sosyoekonomik düzeye sahip bölgelerini ayrı tutarsak, obezite sorunuyla karşı karşıya kalmış insanların, gerçekten hayatı tehdit edecek yaşamsal açlığı deneyimlediğini söylemek zor. Bu bağlamda günümüz toplumunda tüm beslenme düzeninin hedonik açlığın güdümünde biçimlendiği gerçeğe akla oldukça yatkın geliyor. Mikrobial açlık mutlaka bunun içinde bir pay sahibi ancak hem henüz hala keşfedilme aşamasında olması, hem de pratik hayatta bununla ilgili bir farkındalık oluşmadığı için mücadele ağırlıklı olarak hedonik açlık zemininde gerçekleşiyor.
Yukarıdaki paragraftan hedonik açlığın ortadan kaldırılması anlamını çıkarmak doğru olmaz. Haz arayışı insan doğasının ve yaşamının bir parçasıdır ve tamamen yok sayılması uygulanabilir değildir. Bu nedenle haz peşinde koşmaktan vazgeçmek yerine haz kaynaklarını çeşitlendirmek ve hayatımıza anlam katacak ayrıntıları sofralardan ziyade yaşamın farklı alanlarında aramak, bu sayede aslında bize geçici ve belli belirsiz, hatta sahte keyifli anlar yaşatacak yanlış beslenme deneyimlerinden uzak durmaya çalışmak daha uygulanabilir yöntemler. Duygusal zorlanmayla yiyerek baş etmeye karşı koyup bu davranıştan vazgeçme girişimi hemen herkeste hüsranla sonuçlanıyor. Bunun yerine en kolay ve ulaşılabilir kaçış noktası olarak görülen “yeme” eylemine seçenek olacak alanlar yaratmak kişinin istemsizce kendi yeme krizleri içinde bulmasını engelleyecektir. Peki bu alanlar ne olabilir? Kişinin yapmaktan, ama sadece o eylemi yapmaktan dolayı, maddi beklentisi olmadan, başkasını mutlu etme derdi olmadan keyif alacağı herhangi bir şey olabilir. Sınır, herkesin hayal gücüdür.
Bir insanın duygusal zorlanma karşısında hemen bir kaçış yolu araması, düşünsel açıdan dayanıksız olduğunu düşündürür. Bu bakış açısıyla, kişinin kendi dayanıklılığını arttırması durumunda kaçışa yönelmekten çok direnmeyi tercih etmesi de beklenebilir. Şöyle bir örnekle açıklayacak olursak, birbirleriyle benzer fiziksel özellikteki iki insanı ele alalım. Bir tanesi bedenini çalıştırarak gövdesinde güçlü bir kas yapısına sahip olmuş, diğeri de fiziksel egzersizle o zamana kadar hiç haşır neşir olmamış olsun. Kimsenin kendilerine dokunmadığı bir ortamda, her ikisi de birbirine benzer biçimde ayakta duracaktır ve arada fark görülemez. Ancak dışarıdan yapılan ve çok da şiddetli olmayan bir ittirici darbe sonrasında güçlü olanın duruşunu diğerine göre çok daha iyi koruduğu görülür ki bunun nedeni de o duruşun dayanağı olan gövdesinin oluşturduğu direncin daha zor aşılır olmasıdır. Duygusal zorlanma durumundaki düşünsel direnç de benzer biçimde etki gösterir. İnsan zorlayıcı olmayan sosyal ortamlarda, üzerinde hiçbir baskı unsur yokken beslenme denetimini daha rahat sağlarken, hayatta bazı şeyler ters gittiğinde kendini bir anda buzdolabının önünde bulur. Aynı sigarayı ya da alkolü bırakmak isteyenlerde olduğu gibi. Zaten kötü beslenme ile ilgili olan şeker bağımlılığı da diğer bağımlılıklar gibi limbik sistem yolakları üzerinden etkisini gösterir.
Düşünsel dayanıklılık nasıl sağlanacak? Bedensel dayanıklılık nasıl sağlanıyorsa, yani egzersiz yaparak ve çalışarak. Kimseye bedava ekmek yok. Zihnin egzersizi de öğrenmektir. Öğrenme, ilgili beyin hücreleri arasında yeni elektriksel bağlantı yollarının oluşması ile oluşur, dinamik beyin haritalandırma yöntemleri ile bu ölçülebilmektedir. Bu bağlantılar fiziksel olarak yer kaplamadığı için olasılık sınırsızdır ve beynin bir bölgesindeki bağlantı sayıları ne kadar çoksa, o kişinin belirli bir konudaki yetkinlik ve becerisi üst düzeydedir. Fazladan bir katkı olarak, bu yeni bağlantıların oluşması için harcanan enerji, diğer beden bölgelerinde günlük işlevler için harcanan enerjinin katbekat üzerindedir, yani negatif kalori dengesine de olumlu bir etki söz konusudur. En etkin öğrenme yöntemlerinden biri olan okumanın en çok enerji harcatan bilişsel etkinlik olduğu bilimsel olarak da gösterilmiştir. Sözün özü, yaştan bağımsız olarak beynin sürekli bir öğrenme süreci içinde olması duygusal açlık ile mücadelede çok önemli bir silahtır.
Ortada şişmanlık diye bir sorun varsa duygusal açlığın olmaması düşünülemez. Hedef duygusal açlığın ortadan kaldırmak değil, onun hareket alanını daraltmak olmalıdır. Obeziteden kurtulmak için ana ilke: “Güçlü beden, güçlü zihin”.
Obeziteden uzak sağlıklı günler dileğiyle.
Dr. Görkem Özgen
22.10.2025
Comments
Post a Comment